Bu güzel tren yolculuğunu içten samimi duygularla yazıya döken ve bu yazısını benimle paylaşan Burcu Arslan’a çok teşekkkür ederim Instagram:anladim_

Bu seferki tren yolculuğu, diğer ikisinden biraz daha farklıydı. Doğuekspresi tam bir sosyalleşme sahnesiyken, güney ekspresi nin lokal ortamında, makinist ve vagon görevlilerinden bolca hikâye toplamıştım. Ankara-Tatvan arasında gittiğim Vangölü ekspresi ise saatler süren beyazlık oldu benim için. Saatlerce beyazı, bembeyazı seyreder mi insan? Neredeyse başka hiçbir şey yapmadan, bir şey yapmaya ihtiyaç da duymadan… 26 saat boyunca hayat, o kadar yolda ve dışarıdaydı ki, okumak ya da bi’ şeyler yazmak bile o hayatı kaçırmak gibiydi. vagon görevlisi Yusuf abiyle yaptığımız çay ve çorba alışverişi dışında, neredeyse kimseye temas etmedim (babam hariç tabii).

Kayseri, Sivas, Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş derken, tren en sonunda bizi, bir ipek yolu durağına, van gölü kıyısındaki Tatvan’a getirdi. bir gün buradayız, sonra istikamet Van ve oradan da Diyarbakır.
ve  tabii ki, birkaç fotoğraf

Trenin sonundan, başını görmeyi seviyorum. lokomotif kâh göründü kâh görünemedi. belki de tam o sırada sonsuza gidiyordu, kim bilir.

Guneş sabah, palu nehriyle birlikte oyun oynadı bize. zevkle ve minnetle seyrettik.

sadece sustum ve baktım.

Palu nehri

Muş-Tatvan arasında son tünele girdik. Yakaladım o anı. Ve tüm bunlar olurken, baba köşesi. Çünkü Tcdd emeklisi olmak bunu gerektirir. Hani derler ya, Allah iyi insanlarla karşılaştırsın, diye, bu temenninin ne demek olduğunu anladım ben. Bu yolculuğumda sanki sadece o iyi insanlar vardı. Herkes işimi kolaylaştırmak için, gördüğüm her şey ise, hayatta olduğumu hissettirmek için çıkmış gibiydi karşıma uzun tren yolculuğunun sonunda, Tatvan’ın pamuk güzelliği ve dondurucu soğuğu bekliyordu. bir dostun deyimiyle, ruhumu şenlendirdi bu ikili

Tatvan’dan sonra Van gölü, kalesi, karlı dağları ve van aşığı yapacak güzellikteki doğasıyla karşıladı bizi. ve tabii ki, ahtamar adası ve kilisesi ile… kralın kızı tamara’ya âşık olan çobanın, tamara’sına doğru yüzerken “ah tamara, neredesin” diye diye van gölü’nün sularında boğulup gitmesinden sonra bu kiliseye, ahtamara denmeye başlanmış ve o aşk, sonsuzluğa uzamış. Van’dan sonraki duraksa, Diyarbakır’dı. geniş caddeleriyle dışa doğru büyüyen kısmında gecesi ayrı, kadim tarihe tanıklık etmiş suriçi ile gündüzü ayrı bir yer burası. tarihin taşlara yazıldığı şehir dedikleri diyarbakır’ı tek kelimeyle tanımlamamı isteseniz, “hisli” derim. diyeceğim şu ki; bize anlatılanın, sunulanın ve konuşulanın ötesinde bir şehir diyarbakır. hanları, camileri, kiliseleri, aşkları, hayalleri ve bilgeliğiyle; görülmeye, dinlenmeye ve yarenlik etmeye değer burası.

Gördüklerimin bir kısmını özetleyecek fotoğraflarda sıra:

  1. Büyülü coğrafyanın bana büyüsü bu oldu: kendi fotoğrafımı çekebilmek. 🙂
  2. Babamdan sanat yaptım, bence oldu. – Tatvan
  3. Babam benden sanat yaptı. bu da oldu. zaten buralarda her şey mümkünmüş gibi.- ahtamar adası.
  4. Yer neresi, gök neresi? – van kalesi yolu
    5.dicle nehri üzerindeki on gözlü köprü. seyri ne büyük bir zevkti.
  5. Bazalt taşlarla yapılmış ulu camii. gördüğüm en güzel camilerden. Keşke şimdi yapılanlarda da azıcık bu estetikten olsa. – içkale
  6. Tahir Elçi cinayetiyle hafızamıza kazınan bu yerde, hislerim öyle karışıktı ki… – dört ayaklı minare, Diyarbakır.

Normal hayatıma geri dönmeden önce tüm gördüklerimi sindirmek için, dönüşümü de yine trenle yapıyorum ve kıvrılan yollarda hayatı selamlıyorum.